Çatlamış Benlik

|Ne var ki,insan herhangi bir şeyi geride bırakamıyordu.Öldüğün güne veya alzheimer her şeyi unutturana kadar hiç bir şey silinmezdi./ Stephen King

Çünkü bir son istiyordu, geçmişin üzerine örtülecek ve onun gelecekteki günlerine gizlice karışmasını engelleyecek bir bitiş istiyordu./Stefan Zweig|

Ben bu değilim, bambaşka bir hale büründüm ve hiç istemediğim bir hayatın içine doğru çekiliyorum. Ve buna karşı koyacak bir direnç dahi gösteremiyorum. Hayal ettiğim bu değil, istediğim bu değil. Peki, neden bunu yapıyorum, neden? Korkaklığımın arkasına sakladıklarım neler benim? Kendime ne zaman bu kadar uzak oldum, ne zaman bu kadar ben olmaktan çıktım.. Peki, artık kendim olmak istediğime emin miyim? Kimi üzmekten korkuyorum kendimi mi çevremdekileri mi? Kendimden başka her şeyi düşünecek kadar aptal olmayı gerektirecek ne oldu bana? Sorular boyumu, benlik fikrimi aşan aptalca sorular arasında boğuluyorum.

Bu kadar güvensiz hale gelecek neler oldu hatırlamıyorum. Belkide başından beri bu kadar güvensiz idim ve ahmakça davranmaktan zevk aldım. Herkes alacaklı ben borçluydum. Kendimi özel hissettiğim her andan suçlu damgasını kimler vurdu bana artık anımsamıyorum. Tanrı, toplum, çevre ve kendi sınırlarım içinde binlerce kez sıkıştım ama artık canım çıkmış gibi hissediyorum. Bu hayat hiçbir zamana bana ait olmadı. ve kendime ait hiçbir şeyim yok.. İçim boşaldı ve artık fantazilerim, hayallerim ve hedeflerim yok. Ne zaman böyle olduğuma verebileceğim net bir tarih olmadığı gibi söyleyebileceğim bir olay örgüsü de yok..

Kendimi tanımıyorum, karakterimin sağlam temeller üzerinde olmadığını fark ettikçe artçılarla sarsılıyorum. Dün zevk aldığım şeyden bugün pişmanlık duyuyorum. Net bir çizgide ilerleyemiyorum. ağlamak istiyorum belki de ama bir damla gözyaşı bile akmıyor.. Kaçmak istiyorum, başka bir kimlikle başka bir hayat yaşamak istiyorum.

|Tanrıma isyan ettiğim yok , dedi.
Sadece “dünyasını kabul etmiyorum” /Fyodor Mihayloviç Dostoyevski|

Bencilce hesaba çekilmek istemiyorum.. Toplumu ve çevremi bir kenara bırak bir tanrı tarafından bile hesaba çekilmek istemiyorum. Şartlarını kendim belirlemediğim bir yönde tabi tutulduğum sınav ve tatsız bir hayat içinde debeleniyorum. Belkide ilk kez anlıyorum aile giren o adamı.. Ve içinde bulunduğum durumda en kıymetli insanıma verdiği zarar için onu suçlayamıyorum çünkü zamanı gelince aynısını bende bir başkasına yapacağım. Bundan adım gibi eminim.

Savrulmak istemedim.. Aksine gerçek manada savurmak istedim.. O yaşadığım sahte ve mutlu eden iksirlerin arasında hiç olmadığım kadar mutluyum çünkü yarını düşünmek zorunda değildim. Bir sabah uyanmaya bilirdim bile.. Şimdi ise ne buraya ne oraya ait hissediyorum. Aslında şimdi boşlukta uyuz uyuz salınıyorum. Dibi buldum belki de ve bu gece gerçekten güzel değil.

Kimsenin bana dokunmasını istemiyorum.. kimseyle bir an bile paylaşmak istemiyorum, Kimseyle bir hayat paylaşmak istemiyorum. Ama evet kesinlikle evet yalnız kalmak istemiyorum. Bütün bunların sonucunda neye benzediğimi bilmiyorum, beynim bulanık.. Hiçbir yerde kabul görmemiş bir akılsızım.. Bir ruhum bile olduğuna inanmıyorum artık..

Kendimi amaçsız ve ölü hissediyorum.. Bütün bunları düşünürken azmış yanımı kemiriyorum.. Ve günah haneme binlerce çentik atıldığını hissediyorum. Bu hayat mükemmel gerçeklik taklidi yapan bir imitasyon.. her şey aksak ve hiçbir şey güzel değil..

Güvensizlik baştan aşağı.. hiçbir şey hayal kadar hiçbir şey geçmişteki ben kadar temiz değil..

Arakis Kurbanları

|Rüyalarla mı boğuşuyorsun?
Gölgelerle mi uğraşıyorsun?
Ayakta mı uyuyorsun?
Zaman akıp gidiyor.
Yaşamın çalınıyor.
Boş şeylerle oyalanıyorsun.
Sen ahmaklığının kurbanısın.
/Frank Herbert|

Dünya benim için yeterince büyüktü, yeterliydi içindeki hava, su, toprak.. Ben küçüğüm bir evin bir odasının bir koltuğu idi bütün varlığım. Dünya benim için çok büyüktü, yeterdi her şey.. Hiç taşmak istemedim ben, bir milim bile olduğum kabın içinden. Kendimi durdurmayı, kendimi dondurmayı o kadar iyi öğrendim ki. Bir daha fazlası lakırdıları elimden yerlere saçılırdı, o kadar beceriksizdim ki bana verilen fazlalıkları tutmakta.. Bu kadarı yeterdi bana.. Bu kafiydi her daim…

Ama aklım.. O açgözlü şeytana hiçbir şey yetmezdi. Her şey azdı, her şey eksik, hep daha fazlası vardı. Bedenim aklıma ayak uydurmadıkça beni hırpalar oldu zamanla.. Aklımla girdiğim her yarış benim için büyük hüsran.

Duygularımı çok çabuk yendim, gidiş yollarını daha içsel ve zararsızlaştırmayı öğrendim. Bütün her şeyiyle kendime dönmeyi çok iyi başardım. Mantığım her şeyi anlamaya en kötü bir şekilde anlamlandırmaya çalışmak.. Yoruldum açıkçası, insanların beni ve düşüncelerimi hırpalamasından. Her sözümün hor görül olmasından dolayı. Sadece kendi kalemi savunuyorum, sadece ayakta kalmak istiyorum. Kimseyle savaşmak istemiyorum.

Aklımdaki evren beni güçsüzleştiriyor, dünyada attığım adımlar değil beni sallandıran.. Aklımın o küçük merdivenleri asla tepeyi göremediğim.. O güzel gökyüzünü aklımın enginliğinde görme arzusu içimde..

Bu koca insan tarlasında bir küçük baştım ben gelen geçenin ezdiği.. Bazısının ise hapsetmeye çalıştığı.. Toprağımı kurutanları sonunda delirtiyor olmam harici hiçbir savunmam yok. Zehir benim zehir benim varlığım. Belki de bu koşullar altında hiç yaratılmamalıydım.. Yine de filiz vermekten hiç vazgeçmiyorum, her seferinde biraz daha cılız daha fazla güneş ihtiyacı.

Ben neydim bu evrende bir toz tanesi kadar küçük bir evren kadar büyük.. Ben neydim? Ne olacağımı bilmeden ilerlediğim. Bela bataklığı içinde çırpınan aklım, zehir ile kendini zehirlemekten başka bir şey yapamayan ben neydim?

Tak! Tak! Tak!

Muhafızlar geri döndü…

Susarken Acıtan Gerçeklik

|İnsanların tüm mutsuzluğunun açık konuşmamaktan kaynaklandığını anladım./Albert Camus|

Öyle boğuluyorum ki varlığın yüzünden.. Beni dinlemiyor oluşundan.. İstediğimin ve söylediğimin senin için değiştirebilir tiklerden ibaret kalışından. Değişen ben değilim, değişen zamanda değil.. Değişen tek şey senin yalan söylüyor oluşun. Her seferinde kendimi kanıtlamaya çalışırken yorgun düşüyorum. Düşüncelerim için savaşmak sadece anlamam için mutluluk verici, kendimi ortaya koyarken değil. Bunu hiçbir şekilde anlamlandıramıyorum. Bana seni anlıyorum derken alt metin olarak “seni değiştiririm ben..” tınısından yorgunum..

Aldığım küçük bir keyfin adım adım cehennem azabına döndüğü görmek.. kendimden kaçmak istiyorum, senden kaçmak istiyorum. Beni tek boyutlu bir şekilde görüyor olman beni mutlu etmiyor.

Üstümdeki jelatini soyup atmak istiyorum..

Nefes alamıyorum.. Nasıl yapacağımı bilmiyorum ama kurtulmak istiyorum..

Kırmadan..

Dökülmeden..

Ben boğulurken senin beni daha fazla sarıyor oluşundan.. Yeter!

Kurmadığım bir geleceğin ana ögesi olarak durmak istemiyorum..

Yeter…!

Eski Kırması

|Yalnızlığı bunalım yaşattığı için değil, sakinleştirdiği için seviyorum./Edgar Allan Poe|

Artık kendimi avutacak bir bahanem kalmadı avuçlarımın arasında, bu yol artık gitmiyor. Yol devam etse bile benim yürüdüğüm kısmı bataklık olsa gerek çirkin ayaklarım batmış, kitlenip kaldım öylece.. Yanımdan geçen kimseyi tanımıyorum. Bu yol artık gitmiyor..

Sanki bu yolda hep yalnızdım belki de sırf bu yüzden bu suretler hep yabancı. Ben ne kadar tanındım bu yabancılar tarafından.. Şimdi en önemli soru bu olmalı giderek arkamda bırakırken yolu değil belki ama insanları.. Yabancılar bile daha önce var olmamış gibi.

Rüyadan uyanmak, gerçeğe gözlerini açmak.. gözlerimi diksem başka bir yöne doğru ve daha fazlasını görmesem diye içi boş dileklerle tırnaklarımı kemiriyorum. Uyandım, battım ama hala bitmiyor.. Yanımdan geçenleri, yanımda kalanları tanımıyorum.

Bakış açımı değiştirdiğimde bu sefer bir hırıltı gibi konuşmalarına takılıyorum. Bir yanımda eskilerden bir ses-nispeten naif ve zarif- , bir yanda vadesi dolmuş bir hatıranın ancak şimdi ödenmiş borcu “ilahi adalet” narası içten içe..

Sonrası tiz bir çığlık, çınlayarak duyduğum dünya artık sessiz.. Sağır olmak, kendi kendini duymayacak kadar, kulaklarımı kaybetmiş gibiyim.. Kaybolacaklarını bilseydim belki de Van Gogh’a bağışlamalıydım onları benden daha fazla ihtiyacı varmış gibi hazin suratı.. Yıldızlı bir gecenin en ılık anında bir hortuma kapılmış dönmekteyim.. Fır fır fır..

Başım ziyadesiyle dönüyor, başım ziyadesiyle kayıp!

Hep bir gün kurduğum dünyanın duvarları yıkılacak, bir aralık bir güneş doğacak beni aydınlatan sımsıcak tıpkı bahara gelen sarı gibi, nefesi kesilmiş ruhuma nefes üfleyecek bir şeyler gelecek diye bekledim..

Yol bitti, duvarlar yıkılmadı, güneş doğmadı.. Bense artık bekleyecek halde değilim.. Yanımdan geçenleri tanımıyorum..

Artık sadece kaybettiğim her şeyin naaşını kaldırıp, bir mezar bulmalıyım. Bir de 19. yüzyıl başlarında bir mezar kazıcısı.. Herkesin ürktüğü ama herkesin mecbur kaldığı.. Binlerce ölünün arasında sarsak adımlarıyla doğru yolu bulan küreği kendinden ağır olan..

Hiçbir anlam bütünlüğüm kalmadı ne yazı da ne kendi içimde.. Başımı dik tutamıyorum, hayatımın omurgası kırık.. Durumum ana fikri ise tükenmiş haldeyim ve öylece korkuyorum ezilmekten korkan böcekler gibi..

Geç Gelen

|Gün ışığı herkesin malıdır. Ne diye bana yalnız geceyi veriyorlar?/Notre Dame’ın Kamburu-Victor Hugo|

İçimde titreyen soğuk alev yanıyor damarlarımdan geçen her adımında tarifi mümkün olmayan bir acıyla beni baş başa bırakıyor. Yanıyor yanıyor, sonrası bir uyuşukluk hali. Gecenin en koyu saatinde birbirini kovalayan saniyeler içinde sonsuz bir koşturmaca. Bulanık aklım yetişmekte güçlük çekiyor. Yetişemedikçe andan kopuyor, sonsuz bir tekrarın içinde sıkışıp kalıyorum. Burası benim evim değil.. Burası hiçbir yer.. Burası her yer kadar sıradan. Buraya ait olmaya çalıştıkça her şeye yabancı kalıyorum. Beni kabul edecek tek bir an bile bulamadım. Sadece hapishane…

Sesler.. daha fazla sesler.. bütün gecenin uykulu hali yırtarcasına şiddeti artan kimliği belirsiz çığlıklar.. Nasıl canı yanıyorsa o bağırdıkça benim tenim buz kesiyor. Biraz daha uzağa doğru biraz daha kayboluşa doğru. Bulunduğum yerdeki gerçeklikten o kadar uzak ki, anlamıyorum. Bu acı hiç tanıdık değil, bu ses daha önceleri duyduğum gibi ama çok yabancı.. Dudaklarımda bir uyanma kıpırtısı, saçmalık!

Karşı duvarda belli belirsiz bir siluet görüyorum.. Dalı kırık bir dut ağacının manasız oynaşması.. Bir süre rahatlatıcı bir halüsinasyon gibi. Belki de salt gerçeklik.. toprağa düşmüş, büyümüş.. Olması gerektiği kadar var, hakketmediği kadar acı çekmiş.. Hakkettiği kadar sürgün vermiş. Kış geri gelmiş yine de.. Olması gerektiği kadar.. Olması gerektiği kadar… İzliyorum her bir dansını, bir mağara gibi sadece gölgesinin yansımasını bu metruk yerlerin bile ışığa boğuldu gecelerin sadece birinde..

Özlemle andığım geçmiş zamanların umutsuzluk içinde beklediğim umudun şimdiki cehenneme meylettiğini bilseydim bu kadar karalar bağlar mıydım acaba o zamanda. Omzuna elimi koyup inan ki böylesi daha iyi diye teselli vermek isterdim ağlamak yorgun düştüğüm gecelerin güneş gibi ruhuna. Şimdi yine aynı yerde aynı pozisyonda otururken ağlamak artık bir çözüm değil. Ağlamak bir kapı değil, düşünmek daha çok düşünmeyi getirse de.. Dünyayı kurtaracak, dünyamı kuracak ne hırsım ne inancım var tükenmiş benliğimde.. Bir ben var, bütün mal varlığı ufak aklı, çatlak kalbi.

Kimse için üzülmüyorum.. kimse için bir şey beklemiyorum. Korku canımı alacak mı? Güneş bu gecenin ardından doğacak mı? En son ne zaman güneşi gördüğümü bilmiyorum. En son ne zaman yanaklarım heyecandan kızardı, ruhum titredi hatırlamıyorum.

Acıları bölüştürüp her gece biri için küfür edip kendime cenazesi için yaktığım sigaralar bile bir mezar etmez şu bedenime.. Seçeneklerin sonuçları hep arkasından geliyor, gömülmek için fazla büyükler aciz ruhum için. Düşüş her zaman görkemli olmuyor.. Düzenlenmiş bu örüntüyü yıkmak için çabaladıkça biraz gün yüzü görüp kendimi affetmek için çabaladığım her an Bir Claude Frollo beliriyor karşımda..

Bir günahkar her iki dünyada da yanmalı acı acı.. Ateş tadı ruhundan ayrılmasın…

Damarlarım alev alıyor..

Sığınak!

Başlığı Bulamamak…


“Birşeyleri yaşamışsan, gerçekten yaşamışsan,
onları yitiremezsin artık – istesen bile :
istemesen bile; yaşar artık onlar …/ Oruç ARUOBA

Aklımda binlerce kelime vardı. Yan yana dizilince kulağa hoş gelebilecek içinde biraz sen biraz huzur. Ben olmadan iyi duran, belki bir başkasıyla tam sayılabilecek kadar iyi.  

Kendimi artık birinin yanına yakıştıracak kadar anlamlı ve heyecan verici bulmuyorum. Yaşadığım süre boyunca herkesin yanında sırıtmak bir alışkanlık oldu sanırım. 

Bir bölüm sonu canavarı gibi yapayalnız ve öfkeli bir şekilde prensesi kurtarmaya çalışanları yakıp yıkmak gibi bir misyonum var. Şimdilik sadece kendi kendimle savaşmayı biliyorum. Her seferinde bir parçamı aşağıdaki lav nehrine atarken canım hala azalmadı. 

Neyse. .

İçimdeki mutluluk hissi daha doğrusu mutluluk beklentisi ne zaman tükendi hatırlamıyorum. Birinin sebebiyet verdiği bir olaydan ziyade heybeden düşürme durumu..

İnsanların ciddiye aldıkları yaşamı komik buldukça daha da yalnızlığı sever mi oldum. Yoksa sevme eylemini yapabildiğim tek şey bu muydu? Aslında özel bir düşkünlüğüm yok buna da şartlar ve zaman bunu gerektiriyor ben de yaşıyorum. 

Ama birini sevebilme halinin sözlük tanımını bile yapamayacak durumda olduğumu belli etmemek için gösterdiğim çaba işte o çok yorucu.. 

Al-Ye-İç… Bitsin..

“Küfretsem inceden kulaklarına
Unutamasınlar beni
Mümkün müdür olması?/Vega-Arzuhal”

Doğdum bilmeden, büyüdüm hiç anlamadan. Geçtiğim yıllara bakınca çoğu zaman içinden geçen ben miyim yoksa onlar benim mi içimden geçti acaba diye sormadan edemiyorum. Sonrasında bir kahkaha geliyor içimden dudaklarımı kapatarak sonrası kalbime bir bıçak bir elektrik şoku gibi yığılıyorum olduğum ana, öylece sere serpe, gülümsemeler geçici olsa da biriken acı katlanarak vücudumda dile geliyor.

Aklım öyle bir hırpalıyor ki beni yedi kat el gelse bu kadar acıtamaz beni.Şu dünyada bir kurşunluk canım var, birileri köşede saklanıp tetiği çekmeyi bekliyordur belki. Ne de olsa ederim en fazla bu kadar.. Aklımın yollarının asfaltından kazırken kendimi ölmek istemiyorum desem ne yalan ne doğru olur.. Ama uzun bir uykuya hayır demem.. Günlerce günlerce.. Saf bir uyku..

Gölgesinde dinlediğim bir ulu ağaca sahip olsam belki daha canlı görünürdü her şey, gölgesinde hapis kaldığım ormanların yerine.. Bir orman ki nefes aldırmayan, doğasına ters var oluşa inat gibi. Bense pek çaresiz pek bir zayıf pek hiçbir şey bir konuk..

Beni boğan her şeye koşulsuz bir şekilde boynumu uzattım. İnandım ki kaderine hükmedemiyorsan güçlü kader tutucuları elinde elden ele giderken yolun sonuna seni çok güzel savuruyor. Yapamadığım her şeyin arkasında durdum, yaptıklarımın karşında durdum. Kendimi kendim olarak asla kabul edemedim kuru kuru “Ben buyum!” demek hiç inandırıcı gelmiyordu bana. Ben bu olmak istemeden bu oldum. Kimseye söylemedim, gururumun kalan kısmıyla yaşamak zorundayım. Zira kendime olan bi kırık saygımı ancak böyle koruyorum.

Şimdilik sadece korkuyla yaşadığım günlerin yavan tadını beğenmiş gibi yaparak, bütün varlığı bir -mış gibi yaşayarak devam ediyorum. Belki de edemiyorum.

Bu rüya garip ve uyanmak mümkün değilmiş. Fark ettiğimde çoktan sabah olmuştu.. Ne afallamak ne ağlamak çözüm değil bu yaşam kanserine.. Bu ebedi zulüm bu bedene girdiği anda, yaşam sevinci kaçmıştı..

Tesadüfen geldiğimiz şu dünyada mutluluğu bulacağımıza çok inanırsak esas cehennem o zaman başlıyormuş. İdealleri bırakıp gerçekle yüzleşmek bir erken ölüm gibi.. Nefes alırken kalbinin olduğu yerdeki bir ağırlık gibi hep orada ama aslında gerçek değil.

Hep orada hep hiç..

Paslı Sözler..

Yolun kenarındaki durağa oturduğum an zamanın durağanlaşacağını hepimiz biliyorduk.. Durağın bir parçası belki de küflenecek bir bankından ötesine dönüşmeyeceğinin farkında olarak beklemeye ve dönüşmeye başlacağım en başından belliydi. Kaç kış üşürüm kaç yaz görürüm artık saymadan bitmeyen bir gün içine sıkışmış biraz daha metalik biraz daha yağmurdan ve uğraksızlıktan aşınmış soğuk yüzeyimle farkındayım esen rüzgarın bir şey getirmeyeceğinin.

Aradıklarım ve arayışlarım yetişemediğim bir hızda deri değiştiriyor. Arsızlığımın ve doyumsuzluğumun en sevimli tanımı bu olabilir. Kan sıcacık dolaşsa da sistemde sonuçta ürkütücü bir soğukkanlı her düşüncem. Hatalarımdan asla ders almadım, asla hatalarımı sahiplenecek kadar olgun olacağımı sanmam. Geriden gelen aklım, tutunamayan zihnim ve ahlaksız ruhumla sadece vardım.

Mana için çıktığım her yol, niyet ettiğim her adımın sonunda yıllarca süre gelen bir anlamsızlık buldum. Zoruna geldim, hiçliğe gidiyorum. Zoru zoruna, ucu ucuna bir yaşam. Aradığım soruduğum zamanları özlüyorken bir yanım, diğer yanım moralsizce oyalıyor varlığımı..

Sahi bunca çaba ne içindi?

Selam Şeyler

Ölmek bir şey değil; korkunç olan yaşamamaktır. / Victor Hugo|

Her şey zamanında güzel.. Her şeyin bir zamanı olur.. Her şey her zaman yapılmaz.. Her yaşın bir eşi vardır.. Her şeyin… zamanı… olur…

Çocuktur yapar.. Çocuktur neden denmez… Çocuktur bir yapsın..

Böyle şeyler gençken yapılır sonra olmaz.. Gençken bulacaktın… Gençken yapacaksın.. Genç iken ne yapılır?

Artık genç değilsin.. Yaşına uygun davran.. Yakışmaz.. Olmaz etmez.. Yapılmaz.. Bu yaşta ne derler insana?

Hani her şeyin zamanı olurdu? Ama her şey zamanında güzeldi… Zaman her zaman güzel değildi..

Yaşamayı bilememiş ve anlamamış.. Zevk alma eşiğinin tap noktası gençlik dönemi bu dönemde kapatılmış insanlar için var mı bir reçete.. Gençliğimizi dondurucuya koyup isteyince çıkartıp kullanabiliyor muyuz?

Büyük büyük konuşacak, her istediğimiz yapacaktık sözde.. Sizi bilmem ama ben hep karantinadayım, bu dört duvar bana yabancı değil.. Bu dört duvar beni öğütürken şimdi hangi mevsimdeyim ömrümün?

Genç miyim yeterince artık emin değilim..

Yaranız nereden kanıyorsa oraya basınç için kullanınız..

Sadece

Vaktiyle bir benliğim vardı, artık sadece bir nesneyim. Yalnızlığın bütün uyuşturucularını tıka basa alıyorum, dünyanın uyuşturucuları bana benliğimi unutturmayacak kadar hafiftiler. içimdeki peygamberi öldürmüş olduğuma göre, nasıl olur da insanlar arasında yerim olabilir ki? / Emil Michel Cioran

Ne zaman güneş doğuyor diye düşünsem karanlığa açıyorum gözümü,

Ne zaman nefes alacağımı düşünsem boynumda bir urgan gibi düşlerim,

Ne zaman görüşüm beraklaşsa Costantine’nin bardaktaki örümceği gibi duman dumana her yer.

Olmuyor, sanki bütün insanlığın başına gelmiş bir ceza gibi aydınlık benden hep uzakta. Çığlık atan sokak köpekleri, ezdiğim çimenlere karışıyor. Bir lütuf hiç bu kadar uzak olmamıştı.. Adımladığım dünya üzerinde, sıkışıp kaldığım bu odanın içinde, her gün gördüğüm yüzler, duymak zorunda olduğum sesler üzerime toprak atarcasına solgun ve uzak. Kendimi asla aydınlığa yakışır görmediğim için her tatlı söz yeşil gözlerime biraz daha puslandırıyor.

Ben karanlık tarafta kalmış bir yıkıntıyım. Kendimi çekip çıkaracak kadar güçlü değilim, sağlam değil temelim. Ama dibe çekmek için her zaman azmim vardı ve sanırım bu bir lanet ki asla peşimi bırakmayacak.. Değer kaybederek, hissizleşerek, gözden düşerek ama her zaman yaralanarak..

Bu benim hatalarından hiç ders almayan, büyümeden adım atmayı öğrenen silik bir bilinç zerresi. Gerçek olamayacak kadar çiğ, dayanılmayacak kadar ahmak. Hep aynı yerde hep aynı zamanda gözleri yaşlı kalın bir kabuk..

Kendini affetmek için önce değişmeyi öğrenmeli insan.. Bu acizliğin bu enkazın hangi köşesinden tutup tekrar inşa etmeliyim.. Otuza iki kala hala sürünüyor varlığım.. Hiçbir şey yok.. Hiç..

Kendime acıyacak kadar bile insaniyetim kalmadı ellerimde.. Biri beni uyandırsın artık..